AKINTIYA KARŞI
Share on Facebook Share on Twitter
 
Diğer yazılar
 

Ateş Altında, Marksist Leninist Komünist Parti’nin kuruluşu ve gelişimini anlatmaktadır.

Ateş Altında, Türkiye ve Kuzey Kürdistan topraklarında komünistlerin yürüttüğü Birlik Mücadelesini, karşılaşılan zorluklar ve bunların nasıl aşıldığını, birliğin başarılması ve partinin kuruluşunu ortaya koymasının yanısıra, MLKP’nin, düşman ateşi altında yürüttüğü mücadelenin ve ileriye yürüyüşünün belgesidir.

Ateş Altında, parti ve devrim toprağını yaşamları ile sulayanlara adanmış bir çalışmadır.

AKINTIYA KARŞI

Benimseyip, özümsediği tarihsel miras ve ayağını bastığı toprak açısından bakılırsa MLKP'nin kökleri, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, TKP'nin kuruluşuna kadar uzanır. Marksist ve sosyalist duruşun, kendini proleter sınıf mücadelesiyle tanımlayışın genel çerçevesinin ötesinde, bir özgül ideolojik ilişkileniş ve illiyet bağı da vardır TKP ile MLKP arasında. Örneğin TKP'nin komünist örgütlerin birleşmesiyle kuruluşu, MLKP'nin kuruluşuyla yalnızca benzeşmez, burada her ikisinin de özgül varoluş biçimini belirleyici temel bir değer, bir ilke ayağa kaldırılmakta, ona yeniden hayatiyet kazandırılmaktadır. Her ülkede komünistlerin bir tek öncü partide birliği, proleter sınıf mücadelesinin buyruğu ve toplumsal devrimin ön koşullarından biridir. Bu bilinir, hatta dillendirilir de. Oysa asıl olan uygulamada bağlılıktır. Çünkü, uygulama teori pratik birliğini içerip somutlaştırır.

Ama eğer, MLKP'yi var eden örgütlerden hareket edilirse, onun dolaysız biçimde ‘71 devrimci hareketinin üzerine yükseldiği gerçeğine ulaşılır. ‘71 devrimci hareketinin üç başlıca örgütünün çeyrek yüzyıllık döneme sarkan uzanımlarının tarihi izlenerek de MLKP'ye varılabilir. Bir ölçüde kadro ve hatta bölünme ve parçalanmalar dönemi gerçekliği koşulları içinde "örgütsel" süreklilikten bile söz edilebilir. İdeolojik kopuşlar ve evrim, ‘71 devrimci hareketiyle özgül ideolojik ilişkilenişi ortadan kaldırmaz, daha belirgin ve bilinçli kılarak keskinleştirir. Örneğin ‘71 devrimci çıkışı güçlü bir devrimci iradenin eseridir. Dönemin parlak feda ve dava ruhu, devrimci moral değerlere yüksek ve tutkulu bağlılık gibi üstün yanları MLKP'de, devrimci ve komünist hareketin kendine ön gelen tarihinin egemen önderlik ve mücadele tarzı "devrimci kendiliğindencilikle" kopuşmanın temel bir çıkış noktası ve bir devrimci güç kaynağı olmanın ötesinde yeni bir forma kavuşturulur.

Fakat bütün bunların ötesinde, eğer MLKP'nin çok somut ve özgül varoluşu incelenmek ve anlaşılmak istenirse, o zaman onu var eden örgütlerin saflarında doğan ve sonra birlik mücadelesi içinde gelişip olgunlaşan komünistlerin birliği düşüncesi ve mücadelesinin tarihinden başlanmalıdır.

Ancak elbette MLKP tarihi, 1994 Eylülü'nde gerçekleştirilen Birlik Kongresi'nde MLKP-K'nin ilanıyla da başlatılabilir.

MLKP'nin öncellerini yönlendiren temel bir etken olarak komünistlerin birliği düşüncesi ve eylemi, Türkiye ve Kuzey Kürdistan komünist hareketinin kendi durumuna kesin ve köklü bir müdahale olmanın ötesinde, aynı zamanda, ‘90'larda komünist ve devrimci hareketlerde oluşan yapısal krizi aşma ve yeni dönemi yanıtlama yöneliminin ilk ve temel adımıdır. Komünistlerin birliği düşüncesi ve mücadelesiyle kendilerine yeni bir devrimci başlangıç noktası yaratarak, onu kuran komünist örgütler, MLKP'nin kuruluşuyla doruğa ulaşan bir tarihsel sürecin yapıcısı olmuşlardır.

"İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve, onlar kendilerini ve şeyleri bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesine o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağzıyla ortaya çıkmak üzere onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar... İşe böyle, yeni bir dili öğrenmeye başlayan kişi onu hep kendi anadiline çevirip durur, ama ancak kendi anadilini anımsamadan bu yeni dili kullanmayı başardığı ve hatta kendi dilini tümden unutabildiği zaman o yeni dilin özünü, ruhunu özümseyebilir." (1)

İnsanlar gibi, politik partiler de kendi tarihlerini kendileri yaparlar.

‘89 sonbaharında TDKİH, TKP/ML Hareketi ve TKİH'in, "Türkiye komünist hareketinin birliği sorununu, TKİH, TKP/ML Hareketi, TDKİH, TİKB, TDKP'nin birleşmesi sorunu" (2) olarak gördüklerini ilan etmelerinin tarih bakımından nasıl bir etken olduğunu zaman bütünüyle açığa çıkartacaktır. Özsel bakımdan olduğu kadar, doğası gereği komünist hareketin durumunda köklü değişikliklere yönelen ve yeniden yapılandırmayı amaçlayan bu girişim, üstelik dünya tarihinin çok belirli bir dönemecine denk gelmiştir. Yine Türkiye ve Kuzey Kürdistan'daki gelişen toplumsal ve siyasal durum ve gelişmeler bakımından da tarihin özgün bir döneminden söz etme olanağımız vardır.

SSCB'nin ve Varşova Paktı devletlerinin çöküşü; söz konusu durumun yarattığı yeni uluslararası koşullar altında Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti'nin AEP eliyle emperyalizme teslim edilmesi; dünyanın her köşesinden bir dizi komünist ve devrimci partinin amaç ve ideallerine ihanet yoluna girmesi; kendini komünist olarak tanımlayan parti ve örgütlerin teorik, ideolojik ve politik feyz, onay, destek vb. alacakları herhangi bir uluslararası merkezin kalmaması; Soğuk Savaş'ı kazanan ABD elebaşılığındaki emperyalizmin, sınıflar savaşının ve tarihin sonunun geldiği ilanı; SSCB'ye yakın durmuş kimi devletlerin tek kutuplu dünya koşullarında ABD emperyalizmine biat etmesi, gerek dünya tarihi, gerekse de sosyalizmin tarihi bakımından yeni bir dönemin başladığını ifade eder. 89-91 süreci bunun simgesidir.

Uluslararası komünist hareket, yaşanılan yıkım ve 20. yüzyılın sosyalizmin yenilgisiyle kapanıyor olması nedenleriyle ağır bir ideolojik ve örgütsel krize yuvarlanır. Sosyalizm tarihinin ve mücadelesinin yeni bir dönemine girilmektedir.

Ekim Devrimi'nden sonra II. Dünya Savaşı'ndan SSCB'nin zaferle çıkışı, Doğu Avrupa ülkelerindeki devrimler, Çin Devrimi'yle birlikte ‘40'lı, ‘50'li yıllar dünya devriminin 20. yüzyıl içinde ulaştığı doruk ise ‘90'lar da emperyalizmin, dünya gericiliğinin tırmandığı zirvedir. Dünya devrimi ve komünist hareket dibe vurur. Bir dönem kapanır. Emperyalist dünya gericiliği artık "ideolojilerin öldüğü"nü ve "tarihin sonu"nu ilan edecek gücü kendinde bulmaktadır.

‘70'lerde ilk nüveleri görülen, 1980'lerde belirginleşen ve 1990'lardan sonra başat hale gelen bugünkü emperyalist küreselleşme, tekelci kapitalizm koşulları altında uluslararası sermayenin ve kapitalist dünya pazarının yeniden yapılanmasıdır. ‘80'li yıllarda belirginlik kazanan bu eğilim, başta ABD ve İngiltere gelmek üzere, emperyalist ülkelerde gitgide devlet politikaları düzeyine yükselir. SSCB'nin çöküşü ile dünya ekonomisinde egemen hale gelir. Emperyalist küreselleşme kavramında ifadesini bulan, tekelci kapitalizmin iç yapısı ve koşullarında meydana gelen değişiklikler/dönüşümler, keza sosyal
emperyalist SSCB'nin çöküşü ve modern revizyonist kampın tasfiyesi, dünya devriminin koşullarının değiştiği ya da değişmekte olduğundan başka bir anlama gelmez. Dünya devriminin yeni koşullarının bütünüyle olgunlaşmamış oluşu ya da belirgin hatlarıyla Marksist analizinin yapılmamış oluşu "dünya devriminin koşullarının değiştiği" saptamasını geçersiz kılmaz.

Aynı süreçte dünyanın siyasal çehresi de bütünüyle değişmiştir. ‘90'lara değin yarım yüzyıllık döneme egemen olan uluslararası ilişkiler, süregelen uluslararası statüko yıkılmış; ABD ve SSCB'nin başında bulunduğu iki kamp tarihe karışmıştır. ABD'nin önderliği altında emperyalistler arası işbirliği eğiliminin egemen olduğu dönem de esasen geride kalmıştır. Her ne kadar iki kutuplu uluslararası ilişkilerin yerini, ABD hegemonyası almışsa da kapitalist dünya, emperyalistler arası rekabetin giderek öne çıkacağı yeni bir çok kutupluluğa, sarsıcı iç rekabete yönelmiştir. Soğuk savaşın galipleri ganimetin paylaşımı için kapışırken, dünyanın siyasi haritası da yeniden çizilmektedir.

Diğer yandan içeride birkaç temel olguya muhakkak işaret etmek gerekir.

İlki, 12 Eylül darbesinden sonra ‘87 NETAŞ grevi ekseninde gelişen dayanışma hareketiyle belirginlik kazanan, ‘89 bahar atılımı ve odağında Zonguldak madencilerinin durduğu ‘90-'91 kitle grevi dalgasıyla en ileri noktaya ulaşan işçi sınıfının kitle hareketi, sosyalizm ve Marksizm iddialı herhangi bir akımla belirgin/denetlenebilir ilişkilenme, buluşma eğilimi doğuramamıştır. Geçici olmakla birlikte bu ‘60'lı, ‘70'li yıllardan farklı ve yeni bir durumdur. Fakat, işçi sınıfının ‘60'lı, ‘70'li yıllar boyunca gelişen sosyalist sınıf bilincinin, 12 Eylül darbesi ve SSCB'nin çöküşüyle çok güçlü biçimde kırıldığının göstergesidir. Diğer yandan bu durumun elbette ki, sosyalizm ve Marksizm iddialı akımlarla ilgili, onların yükümlülük alanına giren üzerinden atlanmaması gereken bir boyutu da vardır.

Her şeyden önce, devrimci harekette egemen politik önderlik ve mücadele tarzı, işçi hareketi tarafından pratik biçimde sorgulanmakta, "devrimci kendiliğindenci" tarz, 1990'larda oluşan yeni koşullar altında artık tamamen ıskartaya çıkmaktadır. 1970'lerin ikinci yarısında olduğu gibi kendiliğinden hareketin kendiliğinden biçimde komünist, devrimci örgütlere yöneldiği zamanlar geride kalmıştır. Şimdi önderlik iddiasında olanların kendilerine işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilenlerin hareketiyle bağlanmanın yollarını açmaları gerekecektir. Bu politik önderlik ve mücadele tarzında devrimci iradenin rolünü daha ileri bir düzeyde koyması demektir.

Zaten işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden yükselişi, bir yandan işçi sınıfı adına hareket etme iddiasındaki tüm akımlarda parti sorununun aciliyeti düşüncesini uyandırır, bu yöndeki çabalara itilim sağlar. Fakat diğer yandan, gelişen işçi kitle hareketi içinden sosyalizm ve Marksizm iddialı akımlarla buluşma eğiliminin doğmaması, kırılmalar, umutsuzluklar, güvensizlikleri ve 12 Eylül tasfiyeciliğinden sonra, ideolojik bakımdan çok daha derin ve kapsamlı ikinci bir tasfiyecilik dalgasını koşullandırıcı etkenlerden birisi olur. İkinci tasfiyecilik dalgası esasen sosyalizmin 20. yüzyılı yenilgiyle kapatmakta oluşundan kaynaklanır.

12 Eylül darbesi, sosyalizm ve Marksizm iddialı akımlar ve örgütlere, 12 Mart döneminden çok daha ağır ve derin bir yenilgi yaşatır. Ancak ‘80'lerin ikinci yarısında toparlanma ve bu dönemden çıkış yoluna girebilirler. Fakat, gerek SSCB ve modern revizyonist bloğun çöküşünün yarattığı basınç, gerek işçi sınıfı hareketinde belirgin bir devrimci ve sosyalist mayalanmanın meydana gelmemesi, gençlik hareketinin güdük kalması vb. yeniden toparlanma ve 12 Eylül döneminden çıkış yoluna giren akımların kapsamlı politik ve örgütsel atılımlarına imkan vermez.

Sosyalizm ve Marksizm iddialı akımlar, tarihin yeni dönemine hazır değillerdir.

Kürdistan'da, ‘84'te başlayan gerilla hareketi tutunmayı başarır ve ‘80'lerin sonunda serhıldanlarla buluşarak bir ulusal devrim patlaması boyutuna ulaşır. Kürdistan'daki bu muazzam devrimci gelişmenin Batı'daki etkileri, faşist MGK rejiminin yoğun ve sistematik, özel çabalarının da sonucu olarak Türk şovenizmi ve milliyetçiliğinin yaygınlaşması ve derinleşmesidir. Kürt ulusal devrimi ile ilişkilenmede ortaya çıkan tablo bir yana, ama ulusal devrimin uyandırdığı karşıdevrimci reaksiyonun yansıması olan şovenizm, ilerici toplumsal dinamikleri baskı altına alır, kuşatır.

Yalnızca şaha kalkan dünya gericiliği nedeniyle değil, aynı zamanda gitgide yayılıp genişleyen, toplumsal dokuya derinden derine işleyen egemen ulus şovenizmi nedeniyle de komünist ve devrimci hareket, akıntıya karşı çok zorlu bir yürüyüşe mahkumdur.